ENGLISH
Muzaffer Malkoc
Kalbi kırılmış insanların hakkıyla sahip oldukları bir yer olduğuna inanıyorum. Kıyıda, köşede değil, dünyanın tam merkezinde. Çünkü kırılma, insanın dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin artık eskisi gibi sürdürülemediği andır. O anda bildiğimiz düzen bozulur. Bizi tanımlayan isimler, alışkanlıklar, roller ve açıklamalar bir süreliğine yerini kaybeder. Belki de gerçeklik tam olarak burada, bu çatlağın içinden görünmeye başlar.
Pratiğimi bu eşikten hareketle kuruyorum.
Burada bir kalp kırıklığı güzellemesi yapmak istemiyorum. Acıyı bir kimliğe, bir ayrıcalığa ya da bir inanca dönüştürmek de istemiyorum. Her insanın bir yerinden kırıldığını biliyorum. Ama bunu bir acı hiyerarşisine çevirmekle ilgilenmiyorum. Beni ilgilendiren kırılmanın kendisinden çok, kırılmayla birlikte açılan alan. İnsan bazen, ancak artık eski hâliyle devam edemediği yerde, daha kolay bir hayatın ona öğretemeyeceği bir şeyi öğrenmeye başlıyor. Benim için sanatın meselesi biraz da bu öğrenmenin gerçekleştiği yerde durabilmek.
Resim yaparken, yazarken, bir görüntüyü kaydederken ya da bir düzenek kurarken aynı soruya farklı biçimlerde yaklaşıyorum. Bir insan, kendisi hakkında söylenebileceklerin toplamından daha fazlasıysa, o fazlalık nerede bulunur?
Belki de beni ölçmeye, kaydetmeye ve sınıflandırmaya yarayan sistemlere tekrar tekrar götüren şey tam olarak bu soru. Bir insan hakkında tutulabilecek kayıt ile o insanın kendisi arasındaki fark nedir?
Bir sistemin bir yüzü kusursuz bir doğrulukla tanıması, o yüzü gerçekten tanıdığı anlamına gelmez. Bunu dışarıdan bakan biri olarak değil, bizzat ölçüm yapan düzenekleri üretmiş, kodların içine girmiş biri olarak söylüyorum. Kameralar, algoritmalar ve veri sistemleri bir insanı giderek daha ayrıntılı biçimde tarif edebilir. Yüzün oranları, iki göz arasındaki mesafe, dudakların genişliği, çenenin açısı, sesin frekansı, hareketlerin ritmi. Bunların hepsi ölçülebilir ve başka insanlardan elde edilen verilerle karşılaştırılabilir. Tam da bu nedenle anlamlı birer veri hâline gelirler.
Ama beni ilgilendiren farklılık başka bir yerde başlıyor.
Her insanda, yalnızca o insana ait olan ve başka hiç kimsede bulunmayan bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunun ölçülemeyeceğini söylemiyorum. Aksine, ölçülebilir olabilir. Fakat onu karşılaştırabileceğimiz ikinci bir örnek yoktur. Ölçüm yapılabilir, ama ölçümün kendisi artık tek başına bir bilgi üretmez. Çünkü bir ölçümün anlam kazanması için başka bir şeyle ortak bir zemine sahip olması gerekir. Benim aradığım şey, tam da bu ortak zeminin dışında kalan.
Belki de bunun bir kelimesi yok. Çünkü kelimenin kendisi de bir ölçü. Bir şeyi adlandırdığımız anda onu başkalarıyla aynı kavramın içine yerleştiriyoruz. Kelime, ortak bir anlam üzerinde anlaşabilmemizin aracıyken, aynı zamanda tekil olanı ortak bir kategoriye çekiyor. Oysa her insanın, adını koyamadığımız ve başka hiçbir şeyle tam olarak eşleşmeyen bir tarafı olduğuna inanıyorum.
Sistemler bizi birbirimizden ayırmak için bu tekilliği arıyor gibi görünseler de bunu ancak ölçülebilir işaretler üzerinden yapabiliyorlar. Bizi birbirimizden ayıran şeyi buluyorlar, ama bizi biricik yapan şeyi değil. Aradaki fark benim için önemli. Bir insanın kim olduğunu doğrulamak başka bir şey, o insanın neden yalnızca kendisi olduğunu anlamak başka bir şey.
Bu nedenle farklılık benim için yalnızca politik ya da toplumsal bir mesele değil. İnsan olmanın koşullarından biri. Bizi bir arada tutanın ortak yönlerimiz olduğu fikrine hep mesafeli durdum. Herkesin aynı notayı söylediği bir koro müzik yapmaz. Müzik, sesler birbirinden ayrıldığında ve her biri kendi hattını bulduğunda ortaya çıkar. Farklılık, ortak olanın karşıtı değil, ortaklığın koşuludur.
Benzerlik ölçülebilir. Ölçülebilen şey karşılaştırılabilir. Karşılaştırma ise bir ortak zemin gerektirir. Ortak zemin kurulduğu anda bir sıralama ihtimali ortaya çıkar. Daha fazla ve daha az. Normal ve anormal. İçeride ve dışarıda. Bu yüzden ölçme eylemi hiçbir zaman yalnızca nötr bir tespit değildir. Her ölçüm, dünyayı belirli bir düzene göre yeniden kurar.
Benim işlerim tam olarak bu düzen ile onun dışında kalan şey arasındaki açıklıkla ilgileniyor. Bir insanın kayda geçtiği yer ile kayda geçtikten sonra hâlâ kendisine ait olan şey arasındaki mesafeyle.
Bu yüzden farklı mecralar benim için birbirinden bağımsız üretim alanları değil. Resim, fotoğraf, yerleştirme, dijital işler ve yazı arasında hareket etmemin nedeni bir mecraya sadık kalamamak değil, her sorunun kendi maddesini ve kendi biçimini araması. Bazen bir yüzün yüzeyinde, bazen bir verinin içinde, bazen bir metnin boşluğunda aynı mesafeyi arıyorum. Temsil edilen kişi ile temsilin kendisi arasındaki mesafeyi. Kayıt sona erdikten sonra alınan yolu. Dosya ile yüz arasında kalan şeyi. Bize verilen isimle, sistemde kayıtlı olduğumuz kişiyle ve gerçekten taşıdığımız şey arasındaki açıklığı.
İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyorum. Tek bir kimliğe, zamana ya da hikâyeye sığmayı hiçbir zaman kabul etmemiş bir şehirde.
Sanat benim için kaydın bittiği yerde başlıyor. Sistemin ölçemediği yerde değil, ölçtüğü hâlde anlamlandıramadığı yerde. Çünkü bazen insanı insan yapan şey, kayda geçebilen değil, kayda geçtikten sonra geriye kalandır.

Yukarı Dön