Kalbin kırılması, yalnızca bir kayıp ya da acı deneyimi değildir. İnsanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekliliğinin bozulduğu bir andır. O ana kadar yerli yerinde duran anlamlar, alışkanlıklar, roller ve kimlikler artık aynı biçimde çalışmaz. İnsan, kendisini ve çevresini anlamlandırmak için kullandığı çerçevenin sınırlarıyla karşılaşır.
Kırılma bu nedenle yalnızca bir eksilme değildir. Bir düzenin bozulması, o düzenin nasıl kurulduğunu da görünür hâle getirir. Alışılmış olan ancak bozulduğunda fark edilir. İnsan kendisini tanımlayan şeylerle arasındaki mesafeyi de çoğu zaman ancak artık onlarla eskisi gibi özdeşleşemediğinde görmeye başlar.
Sanat pratiğimin çıkış noktası bu mesafede bulunuyor. Burada acıyı yüceltmek ya da kırılmayı bir kimliğe dönüştürmek gibi bir niyetim yok. Her insanın bir yerinden kırıldığını biliyorum. Beni ilgilendiren, kırılmanın kendisinden çok, onun açtığı alan ve bu alanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiği.
Bu değişim beni insanı tanımlama, ölçme, kaydetme ve sınıflandırma biçimlerine götürüyor. Çünkü insan kendisi hakkında anlatılanların, kaydedilenlerin ve ölçülenlerin toplamından ibaret değil. Bir insanı tarif etmek mümkün. Yüzünün oranlarını, sesinin frekansını, bedeninin hareketlerini, biyometrik özelliklerini ya da davranışlarını kaydetmek mümkün. Bu veriler karşılaştırılabilir, sınıflandırılabilir ve bir sistem içinde anlamlandırılabilir.
Ancak bir insanın ölçülebilir olması, onun ölçümle bütünüyle anlaşılabileceği anlamına gelmiyor. Bir sistem bir yüzü büyük bir doğrulukla tanıyabilir ve yine de o yüzün kendisini tanımayabilir. Bunu dışarıdan gözlemleyen biri olarak değil, ölçüm yapan düzenekler üretmiş ve kodların içine girmiş biri olarak söylüyorum. Kameralar, algoritmalar ve veri sistemleri bir insan hakkında giderek daha fazla bilgi toplayabilir. Fakat bilginin çoğalması, insan ile onun kaydı arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaz.
Burada farklılık meselesi ortaya çıkıyor. Sistemler bizi birbirimizden ayırmak için farklılıklarımızı arar. Bir yüzü diğerinden ayıran oranlar, bir sesi diğerinden ayıran frekanslar, bir bedeni diğerinden ayıran özellikler bulunabilir. Bu farklılıklar ölçülebilir oldukları ölçüde işlev kazanır. Bir insanı diğerinden ayırmak ve kimliğini doğrulamak mümkün hâle gelir.
Fakat birbirinden farklı olmak ile biricik olmak aynı şey değildir.
Biriciklik, yalnızca bir başkasında bulunmayan bir özelliğe sahip olmak anlamına gelmez. Çünkü böyle bir özellik de ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve bir kategoriye yerleştirilebilir. Biriciklik, insanın kendisi hakkında kurulabilecek her tanımın içinde tamamen tüketilememesinde ortaya çıkar. Ölçüm yapılabilir, kayıt tutulabilir, kişi tanımlanabilir. Buna rağmen kayıt ile insan arasında bir açıklık kalır.
Bu açıklığın ortak bir ölçüsü yoktur. Bir ölçümün anlam kazanması için onu karşılaştırabileceğimiz başka bir şey gerekir. İki yüzün arasındaki farkı ölçebiliriz, iki sesi karşılaştırabiliriz, iki bedeni belirli özellikler üzerinden ayırabiliriz. Fakat bir insanın yalnızca kendisine ait olan tarafını aynı şekilde karşılaştırmak mümkün değildir. Çünkü bunun için ikinci bir örneğe ihtiyaç vardır ve o örnek yoktur.
Dil de benzer biçimde çalışır. Bir şeyi adlandırdığımızda onu ortak bir anlam alanına yerleştiririz. Bu, dünyayı paylaşabilmemizi ve birbirimizi anlayabilmemizi sağlar. Fakat aynı zamanda tekil olanı ortak bir kategori içinde ifade eder. Bir kelime bir şeyi görünür kılarken onun başka şeylerle birlikte düşünülebileceği bir zemin de oluşturur. Bu yüzden adlandırmak yalnızca tanımlamak değil, aynı zamanda sınıflandırmaktır.
Ölçüm ve dil bu anlamda birbirinden bütünüyle farklı değildir. Her ikisi de dünyayı anlaşılabilir kılmak için ortaklıklar kurar. Fakat ortaklık kurulduğu anda karşılaştırma ve dolayısıyla sıralama ihtimali de ortaya çıkar. Daha fazla ve daha az, normal ve anormal, içeride ve dışarıda gibi ayrımlar böyle oluşur. Ölçüm bu nedenle yalnızca var olan bir farklılığı tespit etmez. Farklılığın hangi ölçüt üzerinden görüleceğini de belirler.
Bunun nötr bir işlem olmadığını düşünüyorum. Bir şeyi ölçmek, onu belirli bir düzen içinde görünür kılmaktır. Ölçülen şey kadar, ölçümün dışında kalan da bu nedenle önem kazanır.
İşlerim bu sınırla ilgileniyor. Bir insanın kayda geçtiği yer ile kayda geçtikten sonra hâlâ kendisine ait olan şey arasındaki mesafeyle. Bir görüntünün temsil ettiği kişi ile temsilin kendisi arasındaki farkla. Bir verinin tarif ettiği beden ile o bedenin yaşantısı arasındaki açıklıkla.
Bu nedenle farklı mecralar benim için birbirinden bağımsız üretim alanları değil. Resim, fotoğraf, yerleştirme, dijital işler ve yazı arasında hareket etmemin nedeni bir mecraya bağlı kalamamak değil, her meselenin kendi biçimini ve malzemesini gerektirmesi. Bazen bir yüzün yüzeyinde, bazen bir verinin yapısında, bazen de bir metnin boşluklarında aynı meseleyle karşılaşıyorum. Temsil ile temsil edilen, kayıt ile deneyim, tanımlanan kişi ile o kişinin kendisi arasındaki farkla.
İşlerimde bu farkı kapatmaya çalışmıyorum. Çünkü bu farkı bir eksiklik olarak görmüyorum. Bir insanın kayda geçirilebilmesi ile o kaydın o insanın kendisi olmaması arasında kaçınılmaz bir mesafe var. Bazen bu mesafe çok küçük olabilir. Bir görüntüdeki ayrıntıda, bir verinin açıklayamadığı bir sapmada ya da bir kelimenin karşılayamadığı bir deneyimde ortaya çıkabilir. Fakat varlığını korur.
Pratiğim bu mesafeyi görünür kılmanın yollarını arıyor. Ölçülen ile ölçülemeyen arasında kesin bir ayrım kurmak yerine, ölçümün neyi görünür hâle getirdiğine ve neyi geride bıraktığına bakıyor. Çünkü bir insan hakkında ne kadar çok kayıt tutulursa tutulsun, kayıt ile insan aynı şey olmuyor.