Portre fotoğrafçılığı. Süregelen çalışma.
Portreler benim için yalnızca insan yüzlerinin kaydı değil, bakış ile hafıza arasındaki ilişkinin de bir araştırmasıdır.
Fotoğraf bir anı sabitler, fakat o anın anlamını sabitleyemez. Bir yüz, fotoğrafın içinde aynı ifadeyle, aynı ışıkta, aynı bakışla kalır. Ona her yeniden baktığımızda ise görüntünün kendisi kadar bizim de değiştiğimizi fark ederiz. Zaman geçtikçe kişiye dair bildiklerimiz, unuttuklarımız, yaşadıklarımız ve o kişiyle kurduğumuz ilişki değişir. Böylece sabitlenmiş bir görüntü, her bakışta başka bir hikâyeye açılır.
Bu nedenle bir portrede gördüğümüz şeyin ne kadarının fotoğraftaki kişiye, ne kadarının ona bakan kişiye ait olduğu benim için hiçbir zaman kesin değildir. Yüz yalnızca kendisini göstermez; hafızayı, çağrışımı ve hayal gücünü de harekete geçirir. Bazen bir ifade, fotoğrafta hiç bulunmayan bir geçmişi çağırır. Bazen de yıllardır tanıdığımızı düşündüğümüz bir yüz, yeniden baktığımızda bize beklenmedik biçimde yabancı gelir.
Bu seride hem hayatımın içinde yer alan insanları hem de yalnızca kısa bir karşılaşma sırasında fotoğrafladığım yabancıları görüyorum. Yakınlarımın yüzleri ortak bir hafızanın içinden okunuyor. Onlara baktığımda yalnızca kişiyi değil, birlikte geçirilen zamanın bıraktığı izleri de görüyorum. Yabancıların portrelerinde ise başka bir süreç başlıyor. Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir yüz, bakışımın karşısında yavaş yavaş bir karaktere, bir geçmişe, hatta zihnimde bir hayata dönüşebiliyor.
Bu iki durum arasında düşündüğümüzden daha az fark var. Bir insanı yıllardır tanıyor olmak, onun hakkında her şeyi bildiğimiz anlamına gelmiyor. En yakınımızdaki insan bile bize bütünüyle açık değil. Buna karşılık hiç tanımadığımız birinin yüzü, birkaç saniyelik bir karşılaşmadan yola çıkarak zihnimizde bir hikâye kurmaya yetebiliyor.
Portre geleneğinin temel gerilimlerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Bir yüzü temsil etmek, o kişinin kimliğini bütünüyle yakalamak değil; görünen ile görünmeyen arasında bir alan açmak. Tarih boyunca portre, insanı bir görüntü içinde tanımlamaya çalıştı. Oysa tek bir görüntü, bir insanın hayatından yalnızca bir anı taşıyabilir. Geri kalanını her bakış yeniden tamamlar.
Fotoğrafın benim için asıl büyüleyici tarafı da bu. Fotoğraf geçmişten bir anı alır ve onu değişmez bir yüzey üzerinde korur. Fakat görüntüye geri dönen her bakış, o geçmişi yeniden kurar. Fotoğraf aynı kalırken hafıza hareket eder.
Portre çekme pratiğim zaman içinde beni tekil bir yüzden daha çoğul bir yüz fikrine de götürdü. Person A adlı çalışmamda bu kez bir insanın yüzünü sabitlemek yerine, karşılaşan insanların yüzlerini birbirine eklenen ve sürekli değişen tek bir imge içinde düşündüm. Portre böylece yalnızca bir kişiyi temsil eden bir görüntü olmaktan çıkıp, karşılaşmalarla dönüşen bir sürece dönüştü.
Portreler bu anlamda tamamlanmış bir seri değil. Fotoğraf çekmeye devam ettiğim sürece genişleyen, zaman içinde biriken bir çalışma alanı. Her yeni karşılaşma bu arşive başka bir yüz, başka bir zaman ve başka bir ihtimal ekliyor. Daha önce fotoğrafladığım insanlara yıllar sonra yeniden baktığımda ise aynı görüntünün anlamının değişebildiğini görüyorum.
Serinin açık uçlu olması biraz da bundan kaynaklanıyor. Portreyi bitirmek mümkün değil; çünkü yüzün anlamı da hafızanın kendisi gibi sürekli hareket ediyor. Bir fotoğraf çekildiği anda bir anı sabitleyebilir, ama o anının neye dönüşeceğini belirleyemez.
Belki de fotoğrafın sabitlediği şey bir insan değil, yalnızca bir andır. O insanın kim olduğuna dair hikâye ise zaman içinde, bakan her gözle yeniden yazılmaya devam eder.