Fotomanipülasyon serisi. Tuval üzerine fine-art baskı. 2016. İstanbul.
Tesadüfi Reenkarnasyonlarım serisinde kendi yüzümün tek bir fotoğrafını kullanıyorum. Fotoğrafı değiştirmeden, farklı dönemlere, coğrafyalara ve toplumsal sınıflara ait tanınmış resimlerin içine yerleştiriyorum. Aynı fotoğraf, her defasında başka bir bedenin, başka bir hayatın ve başka bir tarihsel anlatının parçası haline geliyor.
Beni asıl ilgilendiren de bu basit görünen uyum. Tek bir fotoğrafın, birbirinden çok farklı zaman ve kültürlere ait imgelerin içinde bu kadar kolay yer bulabilmesi. Fotoğraf değişmiyor; onu çevreleyen dünya değişiyor. Buna rağmen görüntü, her yeni bağlamda başka bir kişiye aitmiş gibi okunmaya başlıyor.
Bu durum, kimliğin ne kadarının bize ait olduğu sorusunu açıyor. Bir insanı belirleyen yalnızca yüzü ya da bedeni değil. İçinde bulunduğu zaman, coğrafya, kültür, sınıf ve ona verilen rol de kimliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Aynı görüntü farklı bir hikâyenin içine girdiğinde, ona yüklediğimiz anlam da değişiyor.
Tarihsel imgeler bu nedenle seride yalnızca birer arka plan değil. Her biri, belirli bir dönemin insanı nasıl gördüğünü ve nasıl temsil ettiğini taşıyor. Kendi fotoğrafımı bu imgelerin içine yerleştirdiğimde, o yerleşik temsillerin içine beklenmedik bir yabancı sokuyorum. Fakat ilginç olan, bu yabancının kısa sürede görüntünün doğal bir parçası haline gelebilmesi.
Burada bir tür görsel tesadüf ortaya çıkıyor. Yüzüm başka bir döneme ait değil, fakat görüntü o döneme aitmiş gibi okunabiliyor. Bu uyum, tarihsel kimliklerin düşündüğümüz kadar sağlam ve değişmez olmayabileceğini düşündürüyor. Bazen bir kişiyi ait olduğu yere yerleştiren şey, kişinin kendisinden çok, içinde bulunduğu görüntüdür.
Serinin “reenkarnasyon” fikri de buradan geliyor. Buradaki yeniden doğuş, ruhun başka bir bedende yaşamaya devam etmesi anlamında değil. Tek bir görüntünün farklı tarihsel hayatların içine tekrar tekrar yerleşmesi anlamında kullanılıyor. Her seferinde aynı fotoğraf var, fakat hikâye değişiyor.
Kendi yüzümü kullanmam seriye kişisel bir başlangıç veriyor. Ancak fotoğrafı bir otoportre gibi kullanmıyorum. Aksine, onu kişisel anlamından mümkün olduğunca uzaklaştırarak farklı anlatıların içine bırakıyorum. Fotoğraf her yeni bağlamda başka bir kimlik kazanırken, “ben” dediğimiz şeyin ne kadarının yüzümüzde, ne kadarının bize eşlik eden hikâyelerde bulunduğu sorusu ortaya çıkıyor.
Belki de serinin ironisi burada. Kendimizi benzersiz ve değişmez bir bütün olarak düşünmeye alışığız. Oysa bize ait sandığımız kimliğin önemli bir bölümü, doğduğumuz zaman ve yerden, içinde yetiştiğimiz kültürden ve bize aktarılan hikâyelerden geliyor. Bunların hiçbirini biz seçmedik.
Tek bir fotoğrafın farklı tarihlerin içine bu kadar kolay sığabilmesi, bu yüzden yalnızca görsel bir oyun değil. Aynı zamanda kimliğin, aidiyetin ve tarihin bize göründüğünden daha kırılgan yapılar olabileceğine dair küçük bir kuşku yaratıyor.