Kapının Önü: Vitrinler, Ceketler ve Evin Değeri
Fuara adım atmadan hemen önce, Tersane İstanbul’un restore edilmiş tarihi taş binaları arasına yerleşen lüks mağazaları ziyaret ettim; hem ürünlere hem de bulabildiğim fiyat etiketlerine baktım. Ardından fuar alanına geçip stantlardaki işler ve onların fiyatlarıyla karşı karşıya kalınca içimde tuhaf bir his uyandı. Bazı markaların reyonlarındaki deri bir ceketin ya da tasarım bir paltonun etiket fiyatı, birkaç yüz metre ötede, fuar duvarlarında asılı duran ortalama bir sanat yapıtının fiyatıyla neredeyse başa baş, hatta yer yer daha pahalıydı.

Bu karşılaşma, fuarın tamamını hangi prizmadan okumam gerektiğine dair erkenden bir anahtar verdi elime. Yüzyıllarca kentin endüstriyel hafızasını taşıyan Haliç tersanelerinin lüks oteller, mağazalar ve rezidanslarla soylulaştırıldığı bir projede, sanatın üstlendiği rolü anlamak da kolaylaşıyor. Eleştirmenlerin sıkça tartıştığı o "art-washing" (sanat eliyle meşrulaştırma ve aklama) mekanizması tam da burada mı somutlaşıyor yoksa. Zengin evlerin salonları için üretilmiş son derece şık, gösterişli ve dekoratif işlerin, bir tasarım ceketin gerisinde kaldığı bir tüketim hiyerarşisi...
Gardırobun evden daha kıymetli ve öncelikli sayıldığı bir kültürel ekosistemde, sanat da kaçınılmaz olarak bu lüksün, giyim kuşamın ve steril yaşam tarzının tamamlayıcı bir aksesuarına mı dönüşüyor diye büyük bir laf edip şuraya bırakalım.
90’lardan Kalan Efektler ve Büyük Cümleler
Fuar alanına girdiğimde dikkatimi çeken unsurlardan biri, dijital işlerin sayıca azlığı ve nitelik olarak vaat ettiklerinin gerisinde kalışı oldu. 1990’lardan bu yana dijital sektörün, kodun, pikselin ve yeni medyanın mutfağında bulunmuş biriyseniz, fuar koridorlarında "çağdaş dijital sanat" etiketiyle sunulan şeylere bakarken hafif bir tebessümü gizlemeniz zorlaşıyor. Otuz yıl öncesinin demo sanatçılarından, grafik yazılımlarından, video-art denemelerinden gayet iyi bildiğimiz yöntemler, filtreler ve görsel hileler, bugün hâlâ büyük birer avangard keşifmiş gibi izleyiciye sunulabiliyor.
Dijital sektörün dışından gelenler ya da bu işin teknik hafızasına sahip olmayan küratörler için bu ekranlar büyüleyici ve çok "yeni" görünebilir; ancak içeriden bakan biri için durum ne yazık ki oldukça farklı. Değişen yegâne şey; çözünürlüğün misli K’larca yukarıya çıkması, dosya boyutuna ve bant genişliğine takılmayan yüksek işlemcili uzun, akıcı render’lar ve çok kaliteli ekranlar. Teknolojik donanım büyümüş, pikseller sıklaşmış ama fikir neredeyse yerinde saymış.
Tekstil, tekstil, tekstil
Fuarın bir diğer belirgin eğilimi, dokuma ve tekstil işlerindeki gözle görülür artıştı. Lif sanatını, dokumanın kadim zanaatla ve hafızayla kurduğu bağı kişisel olarak seven biriyim. Bir dil piyasada karşılık bulduğunda, fuar koridorlarının kaçınılmaz bir tekdüzeliğe teslim olması gecikmiyor. Neyse ki dokuma işler henüz bu tekdüzeliğe tamamen teslim olmamışlar; stantlardaki dokumaların hemen hepsini severek izledim.
Ama halı üstüne yapılan portreleri bu beğeniden ayrı tutmak istiyorum. Çünkü yıllardır aynı estetik refleksin sarısını, siyahını, mavisini varyasyonlar halinde görmek insanı kaçınılmaz bir görsel yorgunluğa sürüklüyor.
Plensa’nın Juana’sı ve Johnny Depp
Tersane’nin açık alanları ve endüstriyel açıklıkları, fuarın heykel disiplininde daha dengeli bir nefes almasını sağlamış. Uluslararası alanda ün yapmış kıdemli heykeltıraşların büyük ölçekli işleri, sahip oldukları şöhretin hakkını verir nitelikteydi; herkesi kendi başına çekmeyi, cep telefonuyla çekilen fotoğrafların fonu olmayı başardılar.
İtiraf ediyorum, Jaume Plensa’nın Juana’sı güzel bir iş, sevdim. Ama elbette bunu "ama"sız yazamayacağım. Çünkü ilginç bir şekilde başıma çok az gelen bir şey oldu: Fotoğraflarında, sosyal medyada karşıma çıkan amatör çekimlerinde çok beğendiğim bu işi yakından görünce aynı şeyleri hissedemedim. Bu durum heykelin kendisinden çok mekânla ilgiliydi. Belki fuardaki yoğun insan trafiği, etrafa konulan onca süsleme, yönlendirme işaretleri ve stant parıltısı genel algımı etkilemiş olabilir. Bir şekilde Tersane İstanbul mekânında heykelin konulduğu ve ziyaretçilerin yürüdüğü nokta, heykelin o şaşırtıcı perspektif bozulmalarını kapatıyor ya da etkisini azaltıyor gibime geldi. Tekrar fotoğraflarına baktım; fotoğraflardaki halini daha çok sevdim. Evet, Baudrillard’ın bahsettiği o göstergenin gösterilenin, imgenin gerçeğin yerine geçtiği tekinsiz noktada olabilirim. Ama ne hissettiysem öyle.
Fuarın belki de en beklenmedik ve konuşulan işlerinden biri ise ilk heykelini sergileyen Johnny Depp’e aitti. Sanat ortamının popüler figürlere karşı takındığı o refleksif elitizmi bir kenara bırakıp, Depp’in heykelinin Depp’e ait olduğunu bilmeden baktım. Gerçekten bir ilk heykel.
Steril Bir Sığınak
Bütün bu gezi boyunca zihnime en çok kazınan duygu, fuarın steril havası oldu. Bugüne kadar gördüğüm en pürüzsüz, en korunaklı fuar atmosferlerinden biriydi bu. Galerilerin ve sanatçıların doğrudan politik meselelere değinmesini zorlaştıran bir yeni dünyada yaşadığımız malum; bunu bir yere kadar anlayabiliyorum. Fakat savaş, ekolojik yıkım, kontrolsüz kentleşme ya da sınıfsal uçurumlar gibi insanlığın en kadim, en evrensel dertlerinin dahi bu beyaz bölmelerin içine sızıntı yapamamış olması gerçekten düşündürücü.
Bunu yalnızca politik çekingenlikle açıklamak eksik kalır. Karşımızda başka bir sosyolojik talep var: Fuarın hedef kitlesi ve koleksiyoner profili, hayatın yıpratıcı, çelişkili ve can yakan taraflarını görmekten yorulmuş görünüyor. Fuar, onlar için hayatın gerçeklerinden kaçıp sığınılacak, "derin bir nefes alınacak", zevkli, konforlu ve huzurlu bir vaha olarak kurgulanmış.
Soylulaştırılan Tersane İstanbul’un vaadi biraz da bu olabilir: Dışarıdaki yoksulluğu, trafik keşmekeşini, politik gerilimi ve enflasyonu yüksek duvarların ardında bırakmak. Contemporary Istanbul 21; izleyicisini rahatsız etmeyen, evlerin duvarında tatsız sorular sormayacak, son derece zevkli, ustaca üretilmiş dekoratif bir sığınak işlevi görüyor.
Galeri Yorgunluğu ve Fuarın Arka Odası
Bu zevkli ve ışıltılı vitrinin arka planında ise piyasanın soğuk ve katı gerçekleri hissediliyor. Fuar yönetimi her yıl uluslararası bir başarı masalı anlatsa da, Art Basel veya Frieze gibi dünya piyasasının yönünü belirleyen mega-galerilerin (Gagosian, Hauser & Wirth vb.) uğramadığı CI, özünde yerel sermayeye ve sınırlı bir bölge alıcısına bağımlı bir "Tier-2" fuar olma kaderini aşamıyor. Üstelik kurucusu Ali Güreli’nin aynı zamanda The Art Newspaper Türkiye gibi yayınların başında olması, yerli basında bağımsız bir fuar eleştirisinin üretilmesini imkânsızlaştırıp her şeyi bir tanıtım bültenine dönüştürüyor.
Fuar yönetimi bu yıl katılımcı sayısını 70’in üzerine çıkararak bir toparlanma tablosu sunuyor, bu güzel bir gelişme. Ancak Tersane İstanbul’un sunduğu onca yeni lüks imkâna, devasa altyapısına ve sponsorluk ağına rağmen fuarın 2015 yılındaki o 102 galerilik (ki o yıl 68’i yabancı galeriydi) tarihsel zirvesine ve uluslararası ağırlığına henüz ulaşamadığını da buraya not düşelim. Fahiş döviz bazlı stant kiraları (duyduğumuz kadarıyla), sigorta, nakliye ve operasyon giderleri, yerli galerileri ciddi bir finansal riskle baş başa bırakırken; hafta sonu biletlerinin 3.100 TL sınırını aştığı bir düzende, sanat öğrencileri ve kentin genç üreticileri fiilen kapıda kalıyor. Akşam saatlerine sıkıştırılan sınırlı öğrenci kontenjanları ise bu katı sınıfsal barikatı perdelemeye yetmiyor. Pazar küçüldükçe, kendi korunaklı ve steril fanusuna daha mı çok kapanıyor?
Tersane’nin tarihi rıhtımından ayrılırken aklımda kalan Haliç’in serin rüzgârı, lüks vitrinlerdeki ceketlerin etiketleri ve duvarda usulca parlayan steril renkler oluyor. Sanat, belki de uzun süredir hiç olmadığı kadar "uyumlu", sakin, pürüzsüz ve tehlikesiz bir dekor olarak hayatımızdan yer talep ediyor.