Sanat, uzlaşmasız bir iletişimdir.
Gündelik yaşamda ve bilimsel alanda dil, ortak bir paydada buluşmayı, anlamı sabitlemeyi ve muhatabını bir kabule ikna etmeyi amaçlar. Oysa sanat yapıtı bir uzlaşma aramaz; kimseyi ikna etmeye ya da tek bir anlama hapsetmeye çalışmaz. Tersine, tam da dilin sınırına ulaşıp tıkandığı yerde, sessizliğin başladığı eşikte yeni bir kapı aralar.

Hissedilen Bilgi
Ludwig Wittgenstein, ünlü önermesinde "Üzerine konuşulamayan konusunda susulmalı" derken mantıksal dilin sınırını çizer. Ancak bu sınır bir son değil, konuşulamayanın başladığı yerdir. Dil, hakikati kavramlara bölüp etiketlerken çoğu zaman onun çok katmanlılığını feda eder.
Oysa insan deneyimi yalnızca kelimelerle kodlanamaz. Felsefede Michael Polanyi’nin örtük bilgi (tacit knowledge), fenomenolojinin ise ön-düşünümsel kavrayış olarak tanımladığı geniş bir alan vardır: Bildiğimiz fakat kelimelere dökemediğimiz, doğrudan bedensel ve sezgisel varoluşumuzla kavradığımız derin bir katman. Benim hissedilen bilgi olarak adlandırmayı tercih ettiğim bu olgu; dilsel bir mutabakata ihtiyaç duymadan, yapıtla karşılaşma anında bedende yankılanan doğrudan bir idraktir. Sanatçı, kelimelerin tükendiği o sessizlik bölgesine biçim, doku, renk ve boşluk aracılığıyla nüfuz eder.
Teğet Temas
Peki sanat, hakikatle nasıl bir bağ kurar? Onu tüketerek ya da bütünüyle kuşatarak değil; geometrinin en yalın ilkelerinden biri olan teğet temasla.
Bir doğru bir eğriye teğet geçtiğinde, ona yalnızca tek bir koordinatta dokunur. Eğrinin içine girip onu işgal etmez, onun alanını sınırlamaz; ancak onun varlığını doğrular ve sonsuzluğa uzanır. Sanat yapıtı ile izleyici arasındaki ilişki de böyledir. Yapıt, izleyiciye hazır bir reçete ya da kapalı bir manifesto sunmaz; kendi özgül varlığıyla izleyicinin içsel hakikatine teğet geçer. O temas anında bir parıltı doğar: Ne izleyici yapıtın içinde kaybolur ne de yapıt izleyicinin zihnine indirgenir. İkisi de kendi özerkliğini korurken, aralarında paylaşılan benzersiz bir karşılaşma gerçekleşir.
Sanat bu yüzden bir mutabakat arayışı değildir. Yanıt dayatmayan açık uçlu bir temas; izleyiciyi bir sonuca değil, hakikatin sonsuzluğuna doğru bir yürüyüşe çağıran sessiz bir eşiktir.