EN

· Published:

Türkiye'de sanat tarihi yazımı ve Türk sanatı anlatıları, 20. yüzyıl başındaki ulus inşa süreçlerinin bıraktığı bakış açısını büyük ölçüde sürdürmektedir. Erken Cumhuriyet dönemi anlatılarında Osmanlı geçmişi bazen geride bırakılması gereken bir evre olarak görülmüş, bazen de sahiplenilirken belirli bir etno-dinsel çerçeveye oturtulmuştur. Bu yüzden "Osmanlı sanatı" ve geleneksel görsel miras denildiğinde, çoğunlukla saray ve Müslüman yönetici seçkinlerin himayesinde üretilen cami, türbe, medrese, hat ve minyatür akla gelir.

Oysa Osmanlı coğrafyası; Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin, Yahudilerin, Sırpların, Bulgarların, Arapların ve başka toplulukların aynı şehirleri, şantiyeleri ve ekonomik ağları paylaştığı çok dilli ve çok inançlı bir yapıydı. Sanat tarihi yazımında bu çoğul zenginlik sıklıkla cemaat sınırlarına göre ayrı kompartımanlar altında işlenmiş, ortak görsel dünya ve müşterek üretim pratikleri ise geri planda kalmıştır. Bu durum, yalnızca geçmişin kavranışını değil, bugün Türkiye'de çağdaş sanat ve figüratif resim alanında hafıza ve kimlik üzerine düşünen sanatçıların beslendiği kökleri de parçalamaktadır.

Aziz Spyridon Ayini - Panagiotis Doxaras
Panagiotis Doxaras, Aziz Spyridon Ayini (c. 1720–1729), Tuval üzerine yağlıboya, Bizans ve Hristiyan Müzesi, Atina.

Ortak Atölye ve Üretim Pratiği

Osmanlı şehirlerinde yapı ve sanat işleri, farklı kökenlerden ustaların birlikte çalıştığı kolektif bir emek düzenine dayanıyordu. Zanaat dalına ve şehre göre değişmekle birlikte Müslüman ve gayrimüslim ustaların aynı şantiyelerde yer aldığı bilinmektedir. Hassa Mimarları Ocağı bu bağlamda dikkat çeken bir örnektir. Ocak üyelerinin büyük bölümü Müslümandı, ancak pek çoğu devşirme yoluyla ya da başka biçimlerde İslam'a geçmiş, Hristiyan kökenli ustalardan oluşuyordu. Mimar Sinan'ın kökeni bunun en bilinen simgesidir. 19. yüzyılda ise Ermeni kökenli Balyan ailesi saray mimarlığında öne çıkmış; Avrupa kaynaklı barok ve ampir üsluplarını Osmanlı mekân anlayışıyla kaynaştırarak imparatorluğun görsel çehresini şekillendirmiştir.

Gayrimüslim cemaatlerin sanatsal üretimi çoğu zaman Batı'dan alınmış biçimlerin taklidi olarak okunmuştur. Oysa figürlü temsilin dinsel pratiğin ayrılmaz parçası olduğu Hristiyan cemaatlerde ikona resmi, ahşap oymacılığı, maden işçiliği ve kilise mimarisi, Osmanlı görsel kültürünün asli ve kurucu bileşenleri arasındaydı. Örneğin İon Adaları ekolünün öncülerinden Panagiotis Doxaras'ın (1662–1729) Bizans ikona geleneğini Venedik yağlıboya realizmiyle buluşturduğu figüratif dili (Aziz Spyridon Ayini), Akdeniz ve Osmanlı havzasındaki çok katmanlı görsel geçişkenliğin somut bir kanıtıdır. Bu üretimi marjinal bir çevre unsuru saymak, Türk sanat tarihinin kendi organik parçalarından birini dışarıda bırakmak anlamına gelir.

Bu noktada verimli bir karşılaştırma hipotezi öne sürülebilir: Trabzon'daki bir Rum kilisesinin duvar resmi ile Edirne'deki bir caminin kalem işi bezemesi, renk tercihleri, bezeme grameri ve malzeme bilgisi bakımından ortak bir atölye zeminini paylaşıyor olabilir. Bu ilişki mevcut literatürde yeterince gösterilmiş değildir; ancak atölye, usta ve malzeme tedariki düzeyinde yapılacak arşivsel ve biçimsel karşılaştırmalarla sınanabilecek açık ve verimli bir araştırma alanı olarak durmaktadır.

Balkanlar ve Anadolu'da Görsel Çoğulluk

Sırp, Bulgar ve Yunan sanatının Osmanlı yönetimi altındaki yüzyılları, ulusçu sanat tarihi anlatılarında sık sık karanlık bir "kesinti" olarak sunulur. Oysa Aynoroz ve Ohri gibi merkezlerde 16. ve 17. yüzyıllarda ikona ve anıtsal duvar resmi üretimi kesintisiz sürmüştür. Manastırlar vakıf ve ahitname düzenleri içinde varlığını korumuş, yaptırıcılar arasında Ortodoks tüccarlar ve Tuna beyliklerinin yöneticileri bulunmuştur. Bu üretimi hem Osmanlı idari düzeninin hem de Doğu Hristiyan dünyasının ortak tarihi içinde değerlendirmek gerekir.

Anadolu coğrafyasında da benzer bir çoğulluk görülür. Kapadokya'nın kaya oyma kiliselerinin büyük bölümü Bizans dönemine aittir; fakat bölgedeki Rum Ortodoks cemaatler 18. ve 19. yüzyıllarda da kilise yaptırmayı, bezetmeyi ve figüratif tasvir geleneğini sürdürmüştür. Mardin ve Turabdin çevresinde Süryani manastır ve kilise mimarisi, kendine özgü taş işçiliğiyle birlikte Osmanlı döneminde de canlılığını korumuştur. Bu örnekler, Türk sanatı ve Osmanlı mirasını tek başına homojen bir Müslüman anlatı olarak kurgulamanın yapısal sınırlarını açıkça gösterir.

"Müşterek Sanat Tarihi" ve Çağdaş Sanatın Belleği

Farklı cemaatlerin eserlerini yan yana dizen pasif bir envanter ya da çokkültürlülük kataloğu bu sorunu çözmeye yetmez. İhtiyaç duyulan asıl yaklaşım, geçmişin görsel üretimini bugünün ulusal sınırlarına ve dar kimlik kategorilerine hapsetmekten kaçınmaktır. Eseri tek bir etno-dinsel kimliğin kapalı ifadesi olarak görmek yerine; hami, usta, atölye, coğrafya ve malzeme ilişkileri içinde ele almak gerekir. Aynı şekilde, bir kentin mimari tarihini yazarken cami ile kiliseyi iki ayrı disiplinin ve düşman hafızanın konusu saymak yerine, aynı kentsel dokunun birbirini besleyen unsurları olarak incelemek elzemdir.

Bu coğrafyanın görsel mirası; Doğu Hristiyan ikonografisi ile İslam tezyinatının, figüratif anlatım ile geometrik soyutlamanın aynı kentlerde yan yana var olduğu ve birbirine teğet geçtiği çok katmanlı bir bütündür. Bugün Türkiye’deki çağdaş sanatçılar için bu müşterek hafıza, biçimsel bir süsleme değil; yüzü, bedeni ve mekânı tekil bir ideolojiye hapsetmeyen derin bir çoğulluk imkânıdır. Bu bütünü inanç ve etnisite çizgileri boyunca kompartımanlara ayırmak, yalnızca tarihi eksiltmekle kalmaz; çağdaş resmin hafızasını da yoksullaştırır.

← Tüm yazılar

↑Yukarı Dön