EN

· Published:

Son on yılda dünyanın önde gelen kültür başkentlerinden İstanbul’a kadar uzanan hat üzerindeki sanat mekanları, radikal bir varoluşsal mutasyondan geçti. Bir zamanlar sessizliğin, düşünsel yüzleşmenin ve zamanın askıya alındığı, neredeyse tefekkür sığınakları olan bu kurumlar bugün bilet kuyruklarının uzadığı, zamanlayıcılarla girilip çıkılan ve her köşesi Instagram akışlarına malzeme üretmek üzere tasarlanmış birer yetişkin lunaparkına dönüştü. Müzecilik literatüründe "deneyim ekonomisi" (experience economy) olarak parlatılan bu dönüşüm, çağdaş sanat alanında vahim bir paradoksu açığa çıkarıyor: Müzelere giren insan sayısı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar artarken, bir sanat yapıtıyla gerçekten karşılaşan, onun karşısında durup düşünen izleyicinin sayısı sanki azalıyor.

O zaman dans.

Mary Cassatt Louvre’da (Resim Galerisi) - Edgar Degas
Edgar Degas, Mary Cassatt Louvre’da (Resim Galerisi) (c. 1879–1880), Kağıt üzerine pastel, Philadelphia Sanat Müzesi.

İçimize Giren Resimler

Bu dönüşümün en gözde ambalajı, son yıllarda müzeleri ve bağımsız sergi mekânlarını işgal eden "içine çeken deneyim" (immersive experience) kurgularıdır. Van Gogh veya Monet’nin fırça darbelerini dev projeksiyonlarla yerlere ve tavanlara yansıtan dijital simülasyonlar, artık Dubai çikolatalı baklavalı ekler bayıcılığındaki aynalı sonsuzluk odaları, tavandan sarkan ışık saçakları veya devasa şişme heykeller izleyiciye büyüleyici bir vaatte bulunuyor: “Sanatın sadece seyircisi olma, onun bizzat içine gir.” Oysa bu kurguların ardındaki gerçek vadedilenin tam tersidir. İzleyici sanatın içine girmez aksine sanat, izleyicinin kendi narsistik imgesini sosyal medyada çoğaltabilmesi için ucuz bir dekoratif filtreye, bir "selfie tuzağına" indirgenir. Nesne ile özne arasındaki o kurucu ve gerilimli mesafe buharlaşır ve yerini anlık bir görsel dopamin patlamasına bırakır.

Evet, bir süredir ‘iyi’ sanatın en büyük ölçüsü açığa çıkarttığı dopamin miktarı. Çünkü neden olmasın.

Esere Sırtını Dönmek

Müzenin bir eğlence parkına dönüşmesinin en somut göstergesi bence, ziyaretçinin sergi salonundaki beden dilinde izlenebilir. Resim tarihinin en incelikli müze tasvirlerinden biri olan Edgar Degas’nın 1880 tarihli Mary Cassatt Louvre’da (Resim Galerisi) yapıtına baktığımızda başka bir dünya görürüz. Degas’nın pastelinde ressam Mary Cassatt, elinde bastonu veya şemsiyesine dayanmış, sırtını bütünüyle ressama ve dış dünyaya dönerek gözlerini duvardaki tablolara dikmiştir. Yanındaki kız kardeşi sergi kataloğunu inceler. Bu duruşta hiçbir yapaylık, dışarıya yönelik hiçbir gösteri yoktur. Yalnızca bakan göz ile boyalı yüzey arasında kurulan mutlak, yoğun ve sessiz bir diyalog vardır.

Oysa bugün çağdaş sanat müzelerinde tanık olduğumuz evrensel beden hareketi “esere sırtını dönmek”tir. İnsanlar artık bir tablonun karşısına onunla bakışmak için geçmiyor, ona arkasını dönüp akıllı telefonunun ön kamerasını açarak kendi yüzünü kadrajın merkezine yerleştirmek için geçiyor. Yapıt, ancak arkada bulanık bir fon unsuru olduğu ölçüde kıymetli sayılıyor. "Baktım, sarsıldım ve düşündüm" yerini "oradaydım, kaydettim ve paylaştım" onayına bırakıyor. Bakmanın kendisi iflas ederken, görsel olanın hızı düşünsel olanın ağırlığını ezip geçiyor.

Gişe Baskısı ve Türkiye’de Çağdaş Sanat Mekanları

Bu gösteri kültürünün yaygınlaşmasında yalnızca izleyicinin dijital alışkanlıkları değil, bizzat müze yönetimlerinin ve sermaye gruplarının benimsediği piyasa mantığı da belirleyicidir. Bugün Türkiye’deki çağdaş sanatçılar ve küratöryel çevreler için de temel gerilim bence zaman zaman bu noktada düğümleniyor. Özel müze ve vakıf yapılarının giderek şirketleştiği, başarının sadece "bilet gişesi cirosu" ve "sosyal medya etkileşim metrikleri" ile ölçüldüğü bir vasatta kurumlar izleyiciyi huzursuz eden, sabır isteyen veya politik ve ontolojik sorgulamalar barındıran işlerden biraz uzaklaşıyor. Yerine, sponsor logolarının altında fotoğraf çekilmeye elverişli "etkileşimli karnavallar" tercih ediliyor. Çağdaş sanat bir süredir seyircisini entelektüel bir muhatap olarak değil, tüketici bir müşteri kitlesi olarak konumlandırıyor.

Tuvalin ve Figürün Sessiz Direnci

Elbette gerçek sanat yapıtı lunaparkın gürültülü ışıklarına ve ucuz eğlencesine boyun eğmeyen kadim bir dirence sahiptir (Mesela benim figüratif resimlerim:). Bir eser illa izleyiciyi içine çekmek zorunda değildir. Tam tersine, eser izleyici ile arasına aşılmaz bir fiziksel sınır dahi koyabilir (bkz. Dar Açı). Size bir selfie dekoru sunmayabilir, bakışınızı kendi yüzünüzle, hafızanızla ve insan varoluşunun kaçınılmaz ağırlığıyla sınayabilir. (Bu cümleden sonra ben de kendimi sınadım ama olsun, dedim mi dedim)

Sanat mekanlarının lunaparklaşmasına karşı koyacak tek güç, izleyiciyi eğlendirmeyi reddeden, onu o kaçtığı sessizlikle yeniden baş başa bırakan bu uzlaşmasız yüzleşmedir.

Dopaminlerinizi düzgün kullanın.

← Tüm yazılar

↑Yukarı Dön