Fotoğrafa ilk baktığınızda sanki bir inşaat yıkımının ardından geriye kalan manzarayla karşılaşmış gibi oluyorsunuz. Yere saçılmış beyaz beton parçaları, dışarı fırlamış kıvrık demirler ve hemen yanlarında bir duvara yaslanmış ağır bir balyoz…
Fakat burası bir şantiye değil. O moloz yığını, Canan Tolon’un Londra’daki sergisine gönderilmek üzere yola çıkan heykelleri. Tolon, sosyal medya paylaşımında eserlerinin gümrükte şüpheli bulundukları için balyozla parçalandığını, metal armatürlerine de prosedür gereği el konulduğunu belirtiyor.

Bir sanatçının eserlerinin bu şekilde parçalanması gerçekten sarsıcı. Bunu elbette bir gümrük uygulamasının aşırılığı, saçmalığı ya da inanılmaz bir bürokratik hata olarak değerlendirebiliriz. Ancak benim için olayın düşündürdüğü daha temel bir soru var:
Bir denetim sistemi, kendi kurallarıyla açıklayamadığı bir nesneyle karşılaştığında ne yapar? Onu anlamaya mı çalışır, yoksa ortadan kaldırmaya mı yönelir?
Sınıflandırılamayan Nesne
Sanat eserlerinin gümrük ve güvenlik denetimleriyle karşı karşıya gelmesi yeni bir durum değil. 1926 yılında Constantin Brancusi’nin Bird in Space adlı heykeli Paris’ten New York’a gönderildiğinde ABD gümrüğü tarafından sanat eseri olarak kabul edilmemişti. Dönemin sanat anlayışı, heykelin doğadaki nesneleri tanınabilir biçimde taklit etmesini bekliyordu. Brancusi’nin kuşun görünüşünü değil, uçuş fikrini biçimlendiren eseri bu ölçüte uymayınca metal eşya olarak değerlendirildi ve vergiye tabi tutuldu. Sanatçının açtığı davada mahkeme, 1928 yılında modern heykelin doğayı birebir taklit etmek zorunda olmadığına hükmetti, evet!
1989 yılında Gene Locks adlı koleksiyoncunun İngiltere’den ABD’ye gönderdiği metal heykelin başına gelenler ise daha farklıydı. Birbirine kaynaklanmış üç metal kaptan oluşan eser, alışılmadık ağırlığı nedeniyle ayrıntılı incelemeye alındı. Heykel, görevlilerin bulunduğu yerdeki X-ray cihazına sığmayınca altına delikler açıldı ve kaplardan birinin üst bölümü söküldü. İçinde kaçak madde bulunmadığı, ağırlığın kapların içindeki kumdan kaynaklandığı anlaşıldığında eser çoktan hasar görmüştü bile. Olay daha sonra mahkeme kayıtlarına da geçti.
Canan Tolon’un eserlerinin başına gelenle bu iki örneğin ortak noktası karşısındaki nesneyi mevcut kategorileriyle açıklayamayan bir denetim mekanizması.
Siyaset bilimci James C. Scott, Devlet Gibi Görmek adlı kitabında modern yönetim sistemlerinin dünyayı nasıl basitleştirerek anlaşılır ve yönetilebilir hale getirdiğini anlatır. Gerçek hayat karmaşık, değişken ve birbirinden farklı ayrıntılarla doludur. Oysa devletin ve büyük kurumların işleyebilmesi için bu çeşitliliğin kategorilere ayrılması, ölçülmesi ve kayda geçirilmesi gerekir. Ormanlar ağaç türleri ve kereste miktarıyla, insanlar kimlik numaralarıyla, kentler haritalar ve planlarla temsil edilir. Böylece karmaşık bir gerçeklik, yönetilebilir bir düzene dönüştürülür.
Gümrük denetimi de benzer bir mantıkla işler. Her nesnenin tanımlanabilir, ölçülebilir ve kontrol edilebilir olması beklenir. Sanat eseri ise doğası gereği çoğu zaman bu kategorilere kolayca sığmaz. Çünkü onu yalnızca yapıldığı malzemeye ya da fiziksel özelliklerine indirgemek mümkün değildir.
Denetim, Anlamanın Yerini Aldığında
Michel Foucault, modern iktidarın yalnızca yasaklar ve cezalar yoluyla işlemediğini gösterir. İktidar; gözlemleyerek, sınıflandırarak, normal olanı belirleyerek ve bu normun dışında kalanları denetim altına alarak da işler. Gümrükte yaşanan olayda bu yaklaşımın bir yansımasını görmek mümkün. Nesne mevcut sınıflandırmaya uymadığında, onu anlamanın başka yollarını aramak yerine şüpheli bir alana yerleştirmek kolaylaşıyor.
Elbette gümrüğün güvenlik kaygısını anlayabiliriz. Beton ve metal bir yapının içinde yasaklı maddeler saklanabilir, bunları kontrol etmek de ilgili kurumların görevidir. Ancak güvenlik ihtiyacı, sınırsız müdahale yetkisi anlamına gelmez. Bir nesnenin içinin görüntülenememesi, ona zarar verilmesini kendiliğinden haklı çıkarmaz. Üstelik başvurulabilecek başka yollar da vardı. Eserin sanatçıyla veya sergiyle bağlantısının doğrulanması, bir uzmana danışılması ya da esere zarar vermeyen başka bir inceleme yönteminin araştırılması mümkündü. Bunların yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz, Tolon’un açıklamasına göre heykellerin parçalandığı ve metal armatürlere el konulduğu. Buradaki asıl sorun da bu: Bir güvenlik şüphesi, sanat eserinin bütünlüğünü koruma sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.
Bir Sanatçının Kendi Meselesiyle Karşılaşması
Olayı daha da düşündürücü kılan bir başka nokta, yaşananlarla Canan Tolon’un sanat pratiği arasındaki ilişki. Tolon uzun yıllardır beton, pas, inşaat malzemeleri, kentsel çevre ve insanın doğa üzerindeki müdahaleleri üzerine çalışıyor. Üretimlerinde inşa etme ve yıkma, düzen kurma ve bu düzenin bozulması gibi meseleler önemli bir yer tutuyor.
Bu kez sanatçının üzerinde düşündüğü yıkım, kendi eserlerinin başına geldi. Ancak bunu sanat pratiğiyle örtüşen ironik bir rastlantı olarak romantikleştirmek doğru olmaz. Çünkü burada sanatçının kendi tercihiyle gerçekleştirdiği bir müdahale değil, eserlerine dışarıdan yapılan ve geri döndürülemez sonuçlar doğuran bir müdahale söz konusu. Sanatın tartışmaya açtığı bir mesele, yine sanatçının kendi eserine yönelik gerçek bir zarara dönüştü.
Her Şeyin İçini Görmek Zorunda Mıyız?
Karayipli düşünür Édouard Glissant’ın geliştirdiği “Opaklık Hakkı” kavramı, bir insanın ya da kültürün başkaları tarafından bütünüyle anlaşılmak, açıklanmak veya tanımlanmak zorunda olmadığını savunur. Glissant bu düşünceyi esas olarak insanlar ve kültürler arasındaki ilişkiler üzerinden geliştirir. Yine de kavramın işaret ettiği sınır, sanat üzerine düşünürken de anlamlı bir karşılık bulabilir diye düşünüyorum. Bir şeyi anlamak, onun bütün sırlarını açığa çıkarmak ya da bütünüyle çözülebilir hale getirmek demek değildir.
Sanat eserinin değeri de bazen tek bir açıklamaya indirgenememesinden gelebilir. Bir biçimin neden öyle kurulduğunu, bir malzemenin neden seçildiğini ya da eserin tam olarak ne anlattığını hemen çözemeyebiliriz. Hatta bazen eseri değerli kılan şey, bizde bıraktığı bu belirsizliktir. Bu, giderilmesi gereken bir kusur değil, sanatla kurduğumuz ilişkinin bir parçasıdır. Bir eserin içini görememek, onu şüpheli hale getirmez.
Canan Tolon’un heykellerinin başına gelenler bu nedenle yalnızca bir gümrük uygulamasının aşırılığı, saçmalığı, anlamsızlığı vb olarak okunmamalı. Olay, denetim ihtiyacının muhakemenin önüne geçtiği yerde nelerin kaybedilebileceğini gösteriyor. Bir sistemi güvenli kılan, karşısına çıkan her nesneyi zorla görünür hale getirmesi değil ne zaman durması ve başka bir yol araması gerektiğini bilmesidir.
Fotoğraftaki balyoz, bu açıdan yalnızca kırılmış betonların yanında duran bir alet değil. Anlamadığı şeyi parçalayarak çözmeye çalışan bir yaklaşımın simgesi. Canan Tolon’un heykelleri zarar gördü. Geride kalan soru bence bu olayın çok ötesine uzanıyor:
Bir şeyi anlayamamak onu yok etmek için yeterli bir gerekçe olabilir mi?