Cebimde Üç Soruyla Pera’ya Çıktım
Hatırlarsanız ilk yazının sonunda (bkz. Sergi Tanıtım Metinleri ve Ben) kendime bir söz vermiştim: Sergiyi gezdikten sonra daha sakin ve baldan tatlı olacaktım. Cebime de üç soru koymuştum:
- Bacon ve Willing ile Bowling arasındaki bağ sergide nasıl kuruluyor?
- Pusula olan kim ya da ne, arazi kim ya da ne?
- Soyutlama ile figürasyon arasındaki ayrım ortadan kalkıyor mu, yoksa yan yana gelince daha mı görünür oluyor?
Pera Müzesi’nin kapısından girerken niyetim bunları sorgulamaktı. Hiçbir ön yargı taşımadan, küratörün internet sitesinde vadettiği o “büyük kesişmenin”, “pusulaların” ve “yeniden keşiflerin” izini sürmeye kararlıydım.
Sergi salonuna adım attığım andan itibaren tuhaf bir şey oldu diyebilirim. İnternet sitesindeki o tumturaklı metin ile gözümün önünde duran boyalı yüzeyler arasındaki mesafe kapanır diye umuyordum ama galiba bunun aksi oldu. Küratörün zihnindeki sergiyle, duvarda asılı duran sergi bence aynı frekansta konuşmuyordu. Ortada bir kesişimden ziyade iki farklı paralel evrenin aynı odada yan yana durması gibi bir hâl vardı.

Pusulayı Kim Kaybetti?
Girişte duvara dev harflerle yazılmış sergi başlığı karşılıyor bizi: Yaratım ve Yıkım. Altında ise İngilizcesi: “With Interruptions by Francis Bacon & Victor Willing”. Türkçeye ise “Francis Bacon & Victor Willing Müdahalesiyle” diye çevrilmiş.
Tanıtım metninde bize bu iki ressamın Bowling’in soyut arazisinde “yolumuzu bulmamıza yarayan birer pusula” olduğu söylenmişti. Salonda duvardaki metni okuyunca meselenin aslı biraz daha aydınlanıyor, itiraf edeyim. Bowling ve Willing öğrenciyken Bacon Londra sanat ortamının kralıymış. İkisi de bir dönem Bacon’ın etrafında olmayı arzulamış ama sonra ona başkaldırmışlar. Hatta Bacon, Bowling’in figürü bırakıp soyutlamaya geçmesini “Clement Greenberg’in safına geçmek” ve resme “ihanet etmek” saymış, atarın da böylesi…
Şimdi durup düşünüyorum: Hocasına küsüp evi terk eden, onun figüratif baskısından kaçıp New York’un renk alanlarına sığınan bir adamın retrospektifine, o terk ettiği hocayı “pusula” diye yerleştirmek iyi bir şey midir?
Eğer pusula buysa, izleyiciye yön göstermekten çok şunu söylüyor: “Bakın, burada devasa bir soyut ressam var ama siz yine de Bacon’ı bilmeden bu adama tek başına kıymet veremezsiniz.” İngiliz resim tarihinin o meşhur Kraliyet Sanat Koleji koridorlarındaki dedikodularına, Slade rekabetlerine ve Greenberg hizipleşmelerine derinlemesine aşina değilseniz o pusula elinizde dönüp duran, kuzeyi de güneyi de göstermeyen bir süs eşyasına dönüşüyor. Pardon, dönüşebilir.
Yan Yana Duran Ama Birbirini Yok Etmeyen Dünyalar
Salonda ilerledikçe küratörün o büyük iddiası yani “soyutlama ile figürasyon arasındaki yerleşik ayrımların ortadan kalktığı” tezi iyiden iyiye boşa düşüyor.
Bir duvarda Francis Bacon’ın Nü Etüt Çalışması (1952–53) ve Lisa’nın Portresi (1956) asılı. Bacon’ın figürü, o meşhur saydam beyaz tebeşir kafesinin içine hapsedilmiş et, kemik ve varoluşsal bir çığlık olarak kıvranıyor. Odada koyu, klostrofobik ve acımasız bir yer çekimi var.
Hemen az ötede ise Frank Bowling’in devasa Harita (Map) resimleri ve benim görmeden ismini sevdiğim o meşhur tablosu: Annemin Evine Yeniden Bakış (1970). Bir yanda mor ve lacivertin, diğer yanda kavuniçi ve sarının aktığı, ortasında Guyana’daki o çocukluk evinin silüetinin bir sis gibi belirdiği koca bir renk deryası.
Şimdi sorulardan birine dönelim: Bu iki dünya yan yana gelince aralarındaki sınır siliniyor mu, yoksa daha mı görünür oluyor? Evet, kesinlikle daha görünür oluyor. Bacon ne kadar içe doğru büzülen, insanı boğazından yakalayan karanlık bir figürse, Bowling o kadar dışa doğru taşan, yeni dünyanın ışığıyla yıkanan, malzemeyle ve rastlantıyla nefes alan bir genişlik.
İşin en güzel tarafı şu: Bu iki resim birbirini ezmiyor. Biri diğerini yok etmiyor, “müdahale” edip onu dönüştürmüyor; ikisi de kendi varoluşsal ağırlığıyla duvarda dimdik duruyor. Sergi, tanıtım metninde vaat edilen o yapay teorik çatışma olmadan, kendi kendine çok daha dingin ve ferah bir şekilde izleniyor.
İnek Kafası ve Stepney Halüsinasyonları
Sergide beni en çok gülümseten şeylerden biri, Bowling’in 1960 civarına tarihlenen o erken dönem İnek Kafası (Cow’s Head) resmi oldu. Bowling henüz soyutun o engin sularına açılmamışken, masanın üstüne konmuş kanlı bir kesik baş resmetmiş. Belli ki o yıllarda Bacon’ın kasap dükkânı estetiğinden o da nasibini almış. Ama bu bir “pusula” değil, bir gencin ustasını taklit edip sonra ondan hızla uzaklaşmasının naif bir vesikası bence.
Victor Willing’in resimleri ise serginin en mahcup, en dokunaklı köşesi. Stepney’deki atölyesinde yorgunluktan duvarda beliren delikleri ve halüsinasyonları anlattığı o metnin yanında çöl sarısı bir zeminde duran gölgelikli ahşap kabin (Gezgin Şövalye), yalnız bir koltuk, bir mavi küp ve köşede boynunu bükmüş saksı çiçeği. Willing ne Bacon’ın şiddetine sahip ne de Bowling’in malzeme coşkusuna. O, hastalığın ve tükenişin eşiğinde kendi iç mekânını kuruyor. Onu bir “araç” ya da “yol gösterici” olarak konumlandırmak, Willing’in o kırılgan sessizliğine biraz haksızlık gibi geliyor bana. Ama küratörün hakkını yemeyeyim, onun da gönlü elvermemiş olsa gerek ki kendisinin neredeyse bütün sergiden ayrı bir yerde, kendi dünyasında mutlu bir şekilde yaşamasına izin verilmiş.
Duvardaki Kırmızı Çerçeve
Sergide gezerken duvarda çocuklara ya da interaktif izleyicilere yönelik hazırlanmış küçük kırmızı kartondan bir çerçeve ve yanında bir yönerge gördüm:
“Çerçevenin içine yalnızca tek bir ayrıntı al. Bütün eserden bağımsız olarak bakınca bu ayrıntı neye benziyor?”

O kırmızı çerçeveyi elime aldım, Bowling’in dev harita resminin kurumuş boya kabuklarına, tuvale iliştirilmiş dikiş ipliklerine ve boya katmanlarına doğru tuttum. Bütün o büyük küratöryel teorilerin, Britanya savaş sonrası resim tezlerinin, “müdahale” ve “pusula” laflarının ötesinde serginin en dürüst anı belki de oydu: Tuvalin üzerinde tek başına duran bir boya lekesi. Böyle boya lekeleri benim için her zaman ayna gibidir ama görüneni değil, unutulmuş olanı güzelce gösterir.
Sonuç: Rahat Bırakılan Resimler
Sergiden çıkarken cebimdeki üç sorunun da cevabını almıştım:
- Bağ nasıl kuruluyor? Metinde yazıldığı gibi organik ya da devrimci bir bağla değil, aynı dönemde Londra’da bulunmuş olmanın getirdiği kaçınılmaz bir biyografik temasla.
- Pusula nerede? Pusula filan yok çok şükür. Her sanatçı kendi arazisini kurmuş, kendi patikasında yürüyor. Siz de salondan içeri girince sağa dönüp devam edin.
- Figüratif ve soyut arasındaki ayrım kalkıyor mu yoksa daha mı belirginleşiyor? Hayır, ayrım kalkmıyor. Daha da belirginleşiyor mu? Evet. Figür hâlâ figür, soyut hâlâ soyut. Ama yan yana durmalarında da hiçbir sakınca yok.
Küratörün metnini okuduğumda bana bir entelektüel gerilim filmi vadetmiş gibi hissetmiştim, oysa salonda gördüğüm şey, itiraf edeyim, çok daha insani, çok daha ferah bir resim sergisiydi. Bir sergiyi mutlaka kendi gözlerinizle, hislerinizle baş başa bırakmanız gerekir. Özellikle küratoryal metin size tam olarak ulaşamadığında, ona takılmadan ilerlemek eserlerin söylediklerini dinlemek yapılacak en iyi şeylerden biridir. Çünkü resimler, haklarında yazılan metinlerden her zaman daha akıllıdır.