Tam on yıl önce, küçük bir çocukken bir yazı yazmıştım. O gün meselem, çağdaş dünyanın hızına yetişemeyen, terfi alamadığı, spora başlayamadığı, tatil planlarını tutturamadığı ya da bir çocuğu büyütürken ömrün ellerinden kayıp gittiğini düşünen insanların telaşını dindirmekti. Belki de bir teselli arayışıydı. Yazıda peş peşe isimler sıralamıştım: 50’sinden sonra okyanusa açılan Kolomb, neredeyse 60 yaşındayken Şehzade Camii’ni yapıp ancak “çıraklık eserim” diyen Mimar Sinan, kariyerini 40’ında sıfırlayan Vera Wang, 70’inde MoMA’da sergi açan Büyükanne Moses ve ilk vahiy geldiğinde kırkında olan bir Peygamber…
O günkü aklımla vardığım hüküm basitti: “Endişelenmeyin, geç kalmadınız. Bakın onlar geç başladı ama başardı.”
Bugün, o cümlenin üzerinden on koca yıl geçtikten sonra geriye dönüp baktığımda, o gün verdiğim cevabın beni artık tatmin etmediğini açıkça görüyorum. Cevap aslında yanlış değildi ama derindeki asıl sıkıntıyı ıskalıyordu. Çünkü o gün "geç kalmama" halini meşrulaştırmak için başvurduğum bütün kanıtlar, nihayetinde dünyanın tescil ettiği zaferlerdi. Yani keşfedilmiş kıtalar, yükselen kubbeler, milyon dolara satılan tablolar, tarihe geçmiş unvanlar. Gecikmeyi aklamak için bile yine dünyanın koyduğu başarı ölçütlerine sığınmıştım.

İnsan Gerçekten Neye Geç Kalır?
Oysa bugün zihnimde çok daha zor bir soru var: İnsan gerçekten neye geç kalır?
İnsanlar sanatı gençliğin taşkınlığına, felsefeyi ise yaşlılığın durulmuşluğuna yakıştırmayı sever. Sanılır ki sanat patlamaya hazır bir gençlik ateşi ister, felsefe ise ununu elemiş, eleğini asmış bir ihtiyarlık. Oysa düşünce tarihi bu ezberi bozan kırılmalarla doludur. Nietzsche felsefenin yerleşik kabullerini sarstığında henüz yirmili yaşlarındaydı. Rimbaud ise bütün şiir serüvenini 19 yaşında tamamlayıp suskunluğa çekilmişti. Cézanne, resminin zirvesine hayatının son demlerinde, aynı dağın resmini bininci kez bıkmadan izleyip görmenin sınırlarını zorlayarak yeniden yaparak ulaştı. Hokusai, seksenine merdiven dayadığında, o meşhur dalgalarını çizerken "Doğa bana beş yıl daha verseydi belki gerçek bir ressam olurdum" diyordu.
Demek ki mesele yaşın getirdiği bir ayrıcalık ya da eksilme değil, eylemin hangi zaman algısıyla icra edildiğidir. Yani ne diyorum açıklayayım.
İki Ayrı Zekâ ve Oluş Biçimi
İki ayrı ve sürekli birbiriyle çarpışan zekâ ve oluş biçimi olduğunu düşünüyorum. Biri kuralları aniden yıkıp sıçrayan kavramsal dehalar diğeri sabırla tortu toplayan, deneyen, yanılan ve geç olgunlaşan arayıcılar. Dünya ilkini sever çünkü hikâyesi dramatiktir, hızlı tüketilir, genç bir bedenin üzerinde daha parlak durur. İkincisini ise çoğunlukla "gecikmiş" kabul eder. Tohumun toprak altında karanlıkta geçirdiği vaktin sonra açacak çiçek için gerekli olduğu gerçeğini hiç aklına getirmez. Mimar Sinan, Şehzade Camii’ne başladığında ellisindeydi ama oraya sıfırdan gelmemişti; onlarca yıl orduyla geçtiği coğrafyaları, köprü kurduğu nehirleri, taşın sabrını, kemerin dengesini gözlemişti. Onun elli yaşındaki "çıraklığı", takvimin gecikmişliği değil meselenin büyüklüğü karşısında duyulan ontolojik bir edep haliydi belki.
Başarı Nedir: Dünyanın Sizi Bilmesi mi, Sizin Kendinizi Bilmeniz mi?
Bu noktada akla gelen ilk soru “Başarı nedir?” oluyor. Başarı dünyanın sizi bilmesi mi, yoksa sizin kendinizi bilmeniz mi?
Eğer Büyükanne Moses’ın yaptığı resimler MoMA’nın duvarlarına asılmasaydı, müzayedelerde el değiştirmeseydi, kırsaldaki o küçük evinde boyaları karıştırırken duyduğu varoluşsal sevinç eksilecek miydi? Başarıyı dış dünyanın alkışına, unvanlara ya da listelere bağladığınız anda, zaman sizin aleyhinize işleyen acımasız bir cellada dönüşür. Çünkü piyasanın zamanı (Kronos) bölünebilir, satılabilir ve tükenebilir bir metadır. Oradaki treni kaçırdığınızda size "artık çok geç" derler.
Fakat insanın bir de kendi içsel vakti (Kairos) vardır. O vakit geldiğinde, dışarıdan durağan görünen her an aslında bir mayalanmadır. İnsan unvanlara, kariyer basamaklarına, evlere, otomobillere veya sosyal beklentilere geç kalabilir. Bunlar neticede başkalarının çizdiği yapay koordinatlardır.
İnsanın gerçekten geç kalabileceği tek bir şey vardır: Kendi hakikatine uyanmak.
Başkalarının beklentilerini bir ödev gibi yaşarken harcanan zaman, "vakit geçirmek”tir. Yani varoluşsal sorumluluğu askıya alıp ömrü eritmek. Kendi gözleriyle görmeye başlamak, başkalarının ödünç seslerinden sıyrılıp kendi kelimesini bulmak ise insanın vaktin içine bizzat yerleşmesidir. Dünyanın sizi tanıması bir tesadüf ya da dönemsel bir modanın yankısı olabilir fakat sizin kendinizi bilmeniz, varlığın özüne vurulmuş silinmez bir mühürdür.
Hayata başlamanın, bir fikri ete kemiğe büründürmenin, görmeyi öğrenmenin yaşı yoktur. Çünkü hayat varılan bir menzil değil, her an yeniden kurulan bir yürüyüştür. İnsan yürümeyi kendi adımlarıyla sürdürdüğü müddetçe, hiçbir şeye geç kalmış sayılmaz.
Bunları genç yaşımda yazdığım için belki de inandırıcı bulmayacaksınız. İnsanın içi bazen bedeninden daha hızlı olgunlaşır. Ama aklımızda olsun, bazı meyveler hamken, bazıları olgunken daha çok sevilir. Her durumda ikisi de güzeldir. Meyve dalından düşüp toprağa karışsa bile dünyanın ömrüne ömür katar.